Sinema ile dostluğunuz nedir, bilmiyorum, ama gösterime giren bir film var: AYLA. Haddim olmayarak tüm okurlara ve dostlara, filmi çok güzel bulduğum için “gidiniz, görünüz, seyrediniz ve bu şölenden payınıza düşeni alınız” diyebilme yürekliliğini kendimde bulabiliyorum.

Yapımcısından oyuncusuna, yönetmeninden senaristine, ışıkçısından kameramanına kadar beyinlerini, yüreklerini ortaya koyan, kesenin ağzını açan, Türk sinemasına böyle bir başyapıtı kazandıran ve emeği geçen herkese sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

Kore’ye ilk giden Türk askeri birliğinden bir astsubay ile bir köy katliamından sağ kalan ve dili tutulan, konuşamayan, adının ne olduğunu söyleyemeyen beş altı yaşlarında bir kız çocuğunun, harika bir oyunla ortaklaşa yarattıkları bir sevgi “halesi” içerisinde geçen ilişkileri muhteşem bir biçimde veren, muhteşem bir film.

Sevginin, yaşamanın ve hayatta kalmanın güzelliği yanında, savaşın acımasızlığı, aniden yapılan baskınlarla gelen habersiz ölümlerin canavarlığı, son derece canlı ve etkileyici sahneler, sağa sola saçılan insan gövdeleri… Bu “hercümercin” içinde sevginin yaşamak için ne kadar büyük bir neden olarak ortaya çıkışını, seyirciyi kimsenin ölümünü isteyemez duruma getirişini, bu duyguları canlı ve diri tutuşunu işleyişi bakımından film gerçekten bir başyapıt. Hele cepheye giderken gözü arkada kalanları, yavukluları ile sözleşenleri, baba ocağındaki beklentileri, umutları, istekleri, arzuları verişi… Hele kör kurşunların vızır vızır geçtiği, ıslık çaldığı, ne zaman nasıl ölüneceği bilinmeyen ortamları aktarışı bile kusursuz.

Siyasetin kirliliği yanında, dostluğun, arkadaşlığın, özverinin, inancın, güvencin, birbirlerine canlarını teslim etmelerin, birbirlerini sevmelerin ve saymaların ölüm denizi kıyısında insanı yücelten erdemler olduklarını gözlerimiz yaşararak seyrediyoruz. Ve yaşamak ne kadar da güzelleşiyor, her şeyi birden kaybederken…

Kore ile dost olmak, Amerika ile “müttefik” olmak kuşkusuz çok güzel… Hele karşılıklı “eşitlik ve ortaklık” ilkelerine dayanıyorsa… Ama kullanılmak, karşılıklı olması gereken güveni “tek yanlı çıkara”, sömürüye dayandırmak ise yetmiş yıldır bir türlü anlayamadığımız bir olay. Amerika’nın isteği üzerine sekiz bin km lik uzaklıkta bulunan insanlarla savaşa girdik, 741 “şehit” verdik. Oysa onlarla bizim bir alıp veremediğimiz yoktu. Salt soğuk savaş ve Amerikan emperyalizmine hizmet vardı… Oradaki askerlerimiz “dini, vatanı, milleti” için ölmedi. “Şehit” diyoruz ölenlere, geri dönenlere de “gazi”… Bu sözcükler, anlamı ve eylemiyle uyuşmuyor ki.

Zaman zaman üzüldük, acı çektik, gözyaşı döktük; zaman zaman sevindik, mutlu olduk. Bir ömür süren vefayı, sevgi anıtını gördük. Beklemeyi, sabrı, hasreti gördük. Bu insani duygu ve erdemlerle hep birlikte yüceldik.

Gündelik hayatın tekdüzeliğinden, kirliliklerinden, politikanın yalanından, ikiyüzlülük ve sahtekarlıklarından bir süreliğine bile olsa kurtularak sanatın soylu dünyasına savrulduk, coştuk; yüreğimiz, beynimiz genişledi. Yaşamanın güzelliklerine inandık.

Film bittiğinde sevginin gerçekliğine tanık olduk.

“Baba” sözcüğü ile konuşmaya başlayan “Ayla” nın sevgisi, iletişimin ve ülke sınırlarını kaldırıp “tek dünya” yaratmaya çalışan televizyonun aracılığı ile bir uçak yolculuğundan sonra Seul’de buluşularak noktalandı.

Seyretmenizi, bu duygu ve düşünce sağanağında yıkanmanızı diliyorum.

Herkes yüreği olduğunu anlayacak ve onu unutmayacaktır. Ayla’yı seyretmek bir zenginlikti.

Barış ve esenlik dileklerimle sevgiyle kalın.