Gelişmiş dünya ulusları “nano teknolojilerle”, kılı kırk yaran matematiksel hesaplamalarla, uzayın sonsuzluklarında ilerlerken biz ne yapıyoruz? Üniversitelerde fizik bölümlerini kapatıp ilahiyat fakültelerini açıyoruz. Korkunç ilerleme ve gelişmeler içerisinde olan ulusların yanında biz, müspet bilimden uzaklaşırken “her şey Kur’an’da var” deyip demagoji yapıyoruz. Ardından da “Kur’an’ın tercümesi olmaz” diyerek tüm bilgi yollarını kapatıyoruz.

Bilimi, bilimsel gelişmeleri ve teknolojileri, buluşları, sanatı tartışmıyor, konuşmuyoruz. “Bağımsızlığımızı, özgürlüğümüzü, insan haklarımızı, devlet, millet ve toprak bütünlüğümüzü” tartışıyoruz, “siyasi çıkarlarla yatıp siyasi çıkarlarla” kalkıyoruz, bir türlü gözümüzü açmıyoruz. “Madem her şey Kur’an’da vardır, bir icadı da neden başkalarından önce biz yapamıyoruz?” Hep başkalarından istemekle, başkalarından almakla dünyada kalınır mı?

Yaşamak, hayatta kalmak kimlerin hakkıdır? Güçlü olanlarla, yaşam koşullarına akılla, bilgiyle ayak uyandıranların, akılla, bilgiyle yollarını aydınlatan ve çizenlerin hakkıdır.

“Bağırmakla” “büyük ve güçlü” olmak arasında nasıl bir bağ kurulmuşsa, durmadan bağırılıyor; “şiddet ve nefret dili” kullanılıyor. “Saygı, sevgi, değer, hoşgörü” gibi özellikler dilden, beyinden kovuluyor. “Dindar ve kindar” betimlemesinde ifadesini bulan “düşmanlık” körükleniyor, “siz, biz” gibi ayrıştırıcı sözler hiç durmadan kullanılıyor. Etnik ve mezhepsel özellikler durmadan kaşınıyor. Bilginin, kültürün, düşüncenin soyluluğu konuşulmuyor, ağza dahi alınmıyor. Oysa bilgi, kültür, düşünce insanları doğru, dürüst, namuslu ve ahlaklı kıldığı gibi “otokontrol” olanağını da sağlıyor. Yalan, aldatma, kandırma ve demagojiyi siyaset diye ön pılana çıkaranlar iyi, güzel değerleri laf kalabalığı ile kirletiyorlar.

Büyüklük ve güçlülük “akılda, bilgide, ekonomide, silahta, yetiştirilmiş insandadır.”

Irak’la Suriye, Kuzey Kore gibi atom bombası, hidrojen bombası, uzun menzilli füzeler üretebilseydi Amerika, AB ülkeleri ve Rusya bu ülkelerin topraklarına girebilir miydi? Egemenlik hakları tartışılabilir miydi? Petrolüne, doğalgazına göz dikilebilir miydi? Osmanlı “gerçekten büyük ve güçlü olsaydı” toprakları üzerinde Kürdistan, Ermenistan, Pontus gibi devletlerin kurulması-hala da var-dayatılır mıydı? I. Dünya Savaşında Almanya da yenildi, ama Osmanlı gibi bölünme, parçalanma ile karşı karşıya bırakılmadı.

Seksen milyonumuz imam hatip ya da ilahiyat fakültesi mezunu olsa ne olacak? Uçak, telefon, bilgisayar, araba, televizyon, ilaç yapabilecek miyiz? Köprüleri, yolları, barajları, hava alanlarını nasıl inşa edeceğiz, fabrikaları kime kurduracağız? Arap ülkeleri gibi İngiliz’i, Çinliyi, Fransız’ı, Alman’ı, Japon’u, Amerikalıyı mı çağıracağız? Üretmeden, fabrikayı çalıştırmadan nasıl kalkınacağız? Gökdelenlerle değil, fabrikalarla, ilerleme, kalkınma olur.

Bu çağda II. Abdülhamit’ten de geri kalmak acı veriyor insana: Ekonomiye büyük katkı veren II. Abdülhamit’in bira ve rakı fabrikalarını bile kapattılar. Küresel sermayeye yem olacak, ulusal ekonomiyi çökertecek ne kadar “özelleştirme” varsa iktidarda kalabilmek adına tümünü de yaptılar. Üretim ekonomisinden “tüketim” ekonomisine, yani “beton” ekonomisine geçtiler, “fabrika ekonomisini” düşünmediler bile. Dün Osmanlı’nın yaptığı yanlışlığı, --saray, köşk, yalı yaparsan para var, fabrika kurarsan para yok- xxı. yüzyılda da yinelediler.

Osmanlı Batı’dan “silahı, saati” aldı. Matbaaya, bilimsel ve düşünsel gelişmelere “şeytanın fısıltıları” dedi ve sınırlarından içeriye sokmadı. Gelişme, ilerleme, kalkınma düşlerde kaldı.

İnsanlar-ülkeler birbirlerini sömürdükçe silah da eksik olmayacaktır, savaş da… Barışı, kardeşliği, insan haklarını, özgürlükleri ve aydınlığı sağlayan yıldızlardır, onları çok arayacağız. / Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalın…