“Empati kurmak” deyimi “bir insanın, kendisini karşısındakinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısından bakması, onun duygu ve düşüncelerini doğru bir şekilde anlaması ve anladığını göstermesi” anlamına gelmektedir. (Empati=Eşduyum, duygudaşlık)

Ermenistan ve Azerbaycan arasında 1988’de başlayıp ilk etabı 1994’te biten, kaybettiği Dağlık Karabağ’ı geri almak için mücadele veren bir Azerbaycan’ı görüyoruz. Bizim televizyonlarda “Ermenistan’ın Azerbaycan’a saldırısı” anlatılıyor. Bana göre “onurlu” olan, 1994’te kaybettiği “Dağlık Karabağ’ı geri almak” için Azerbaycan’ın harekete geçişi anlatılmalıydı. İşgal ettiği “Dağlık Karabağ’ın bir gün geri alınacağını, bir toplumun onuruyla oynanamayacağını Ermenistan’ın hesap etmesi gerektiği” konuşulmalıydı.

Azerbaycan “savaşı” tartışılırken, bir konuşmacı konuyu Avrupalıların Türkleri sevmediğine getirdi dayattı. Hamasi bir nutukla “İslamiyet’in yüce bir din, Türklerin ‘soylu ve asil’ bir millet olduğu, Avrupalıların çok önyargılı davranışları”, hiçbir örnek verilmeden anlatıldı ve çok da beğeni topladı. “Türkleri sevmemek, gittikleri her yere getirdikleri adaleti görmemek, yaptıklarını(!) anlamamak demektir” dedi.

Konuşmacıyı dinlerken ilkokul öğretmenimizin anlattığı “çocuklar gibi şen” olan akıncılarımızın geçtiği bağlarda, yediği her üzüm salkımı için astıkları altınlar geldi aklıma ve gülümsedim. Sefer öncesi akıncıların yaptığı işin “halkta yılgınlık, korku ve panik yaratma, moral bozma” düşüncesiyle güç gösterisi olduğu gündeme hiç getirilmedi.

Bu kadar hakka, hukuka, adalete riayet eden bir milletin ordusu, nasıl oluyor da, başka toplumların ürettikleri malları, altınları, zenginlikleri yağma ve talan edebiliyor, kızlarını, genç kadınlarını ganimet olarak alabiliyor, erkek çocuklarını “devşirip” dinlerini, kültürlerini değiştirerek asker, bürokrat yapabiliyordu. Kızlarını saraylarında “cariye” olarak tutuyor, ya da köle pazarlarında satıyordu. Böyle bir millete Avrupalılar nasıl sevgi ve hoşgörü ile bakabilirlerdi?

Bu sorular hiç sorulmasın, düşünülmesin, konuşulmasın mı?

Türkleri Avrupa’dan söküp atmak için, İslam dünyasına karşı düzenlenen haçlı orduları Osmanlılara karşı da yürütüldü. Haçlı savaşları her ne kadar Baharat ve İpek Yollarını ele geçirmek, Hıristiyan topraklarını ve Kudüs gibi kutsal şehirleri kurtarmak gibi görünse de aslında bir din ve Osmanlı’ya karşı bir üstünlük kazanma savaşlarıdır da.

Osmanlı, Çimpe Limanını aldıktan(1353-Karlofça Antlaşmasına kadar1699-yaklaşık 350 yıl)sonra akıncıları ve orduları ile Avrupalıların korkulu rüyası olmuş, öyle ki, anneler çocuklarına “ağlamasın, uyusun” diye “Türkler geliyor, sus, uyu” derlermiş.

Yüzyıllardır bilinçaltlarına yerleşen bu korku, bırakınız sevmeyi, din ve kültür ayrılıklarını Türklerin düşmanlaştırılmasına, nefret edilmesine, insan görülmemesine neden oldu.

Eğitimli ve gelişen teknolojilerle üretilen modern silahlarla donanımlı haçlı ordularına karşı tutunamayan ve en büyük toprak kayıplarının yaşadığı Karlofça Antlaşmasından sonra, “alaylı paşalarıyla” bir daha belini doğrultamayan Osmanlı, fetihler yapamaz, talan, yağma, ganimet elde edemez, vergi toplayamaz duruma geldi. Masrafları arttı, geliri azaldı, maliyesi bozuldu; düzen tutamaz oldu. Yeniçeri ocağı kaynar kazana döndü, Osmanlı’ya belalar getirdi, sonra da kaldırıldı.

Siz olsaydınız, topraklarınızı işgal eden, ürettiğiniz malları talan ve yağmalayan, ağır vergiler toplayan, genç kızlarınızı, genç kadınlarınızı ganimet olarak götüren, kimilerini saraylarına kapatan, kimilerini de köle pazarlarında satan, erkek çocuklarını toplayıp dinini değiştirerek

yeni bir din ve kültür veren, asker ve bürokrat olarak yetiştiren insanlara sevgi ile bakar mıydınız? Kendinizi Avrupalıların yerine koyarak bir düşününüz.

Tüm Avrupa’nın bilinçaltında yoğunlaşmış, ortak payda olmuş korku, “Türk düşmanlığı” ve “Türkleri geldikleri yere gönderme” inancı 1918 Mondros Ateşkes’i ve 1920 Sevr Antlaşmasıyla belgelenmiştir. Asıl tartışılacak olan Lozan ve Cumhuriyet değil, Mondros ve Sevr’dir.

Türkler Anadolu’da tutunmuşsa bunu, emperyalizme karşı yaptığı, Mondros Mütarekesi’ni ve Sevr Antlaşmasını parçaladığı Kurtuluş Savaşına, Lozan’a, Cumhuriyet’e ve Atatürk’e borçludur. Gerisi lafı güzaftır. / Bu yazı, kör gözlere, tıkalı kulaklara ve “beyinlerine beton dökülenlere” ithaftır.

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız…