Ömrüm okumakla, yazmakla geçti. Elime bir kitabı aldığımda yine heyecanlanıyorum. “Yepyeni ufuklar” seriyor önüme. Bilmediğim, duymadığım konuların içine atıyor beni. Hiç yazmamışım gibi duyumsuyorum kendimi. Oysa binlerce deneme, makale, şiir yazdım. Olaylar, ölümler, yasaklar, yayın yasakları, kazalar, yangınlar, bir türlü düşmeyen doların tırmanışı, terör, tırafik kazaları ve şimdi de bir kız yurdunda çıkan yangın, yanan on iki genç insan ve bilgi kirliliğini ortadan kaldırmak için konulan “haber yasağı”…

Benim ülkem, canım ülkem, o denli ağır sorunlar altında, benim insanım o denli umarsızlıklar içerisinde ki, ağzını açmıyor, “kader” deyip sineye çekiyor, “gereksiz ölümler karşısında” susup kalıyor, “yaşamak hakkına” dahi sahip çıkmıyor.

Amerika Vietnam’da savaşırken, napalm bombalarıyla ölüm yağdırır, yakar, yıkarken, Amerikalı askerler de ölüyordu. Siyasilerin umurunda değildi bu ölümler. Ama Amerikalı annelerin umurundaydı: “Vietnam’da bizim çocuklarımız neden ölüyor” diye hesap soruyorlardı. Duymayan, düşünmeyen Amerikalı siyasetçilere Amerikalı anneler sesleriyle, gözyaşlarıyla acılarını, gözlerinin içine soktular. Amerika “değnek yemiş köpek” gibi kuyruğunu bacakları arasına kıstırarak kaçtı Vietnam’dan. Vietnam Vietnamlılara kaldı.

Yıllar sonra aynı Amerikalılar, “Uzak Batılı” dostlarıyla gelip yerleştiler Orta Doğu’ya. Sevr’in bir versiyonu olan Büyük Ortadoğu Projesi ile Arap ülkelerinde, “demokrasi getiriyoruz” diye rüzgar gibi estiler. Tiranları öldürmeye, Tiranlıkları tarihe gömmeye geldiler. Dünyadan çok büyük destek aldılar. Oysa getirdikleri demokrasi “iç savaş çıkartarak halkı dinsel, mezhepsel ve etnik ayrımcılıkla birbirine düşman edip vuruşturmak, ardından da sömürmek…” Uzak Batılılarla Amerikalılar, sömürülerini-bir lütufmuş gibi-“Arap Baharı” sözüyle taçlandırdılar. Tüm dünya da bunu yutturdular.

İslam dünyası hiçbir zaman anlamadı, anlam veremedi Amerika ve Uzak Batıların yaptıklarına. Anlam verebilseydi, İngiliz’le bir olup Osmanlı’yı arkasından hançerlemezdi Mekke Şerifi Hüseyin. İslam halkı, “demokrasi geliyor” diye Saddam’ı öldürmez; çölü vahaya çeviren, Batı’ya diz çökmeyen, direnen, Libyalılara “adam gibi onurlu yaşama hakkı” getiren Kaddafi’yi linç etmezdi. Habib Burgiba’nın ülkesini ateşe verdirtmezlerdi. Her girdikleri yere ateş, ölüm ve gözyaşı getirenler karşısında susmazlardı.

Yıllar yılıdır benim ülkemde, benim halkıma da aynı kötülükleri yapıyorlar.

Türettikleri örgütlerle, cemaatlerle-PKK, PYD, PJD, KCK, FETÖ, IŞİD, MÜSLÜMAN KARDEŞLER, EL-KAİDE, EL-NUSRA-ülkemi kan gölüne çevirtiyorlar. Kafasını kuma gömen iktidar onların verdiği gaza gelerek, yavaş yavaş, alıştıra alıştıra savaşın içine giriyor. Her gün ölen ve yaralanan çocuklarımın sayısı da artıyor.

“Gerekmedikçe savaş bir cinayettir” diyen Mustafa Kemal Atatürk’e kimse kulak vermiyor.

Topraklarımızda “teröre karşı savaş” kaçınılmazken, Suriye’de ölmek niye? “Bir saldırı” olsaydı anlardım bunu. O zaman savaş kaçınılmaz olurdu. Biz girdik Suriye topraklarına ve çocuklarımız öldürülüyor. Gücün yetiyorsa ülkemizin içini “temizle”, “Kandil’i” söndür.

Bir ilimizde, bir kız öğrenci yurdunda yangın çıkıyor; on bir kızımız ve bir görevli yanarak can veriyor. Hemen yayın yasağı konuluyor. Bilgi kirliliğini önlemek içinmiş; doğru bilgiyi siz aktarın bize o zaman. Yangın neden çıktı, yangın merdiveni yok muydu, itfaiye gelemedi mi, ihmali bulunanlar ve sorumlular kimlerdi? Ve devlet neden “tarikat ve cemaatlerden” el çekmiyor; neden onlara yaşama hakkı tanıyor? Peygamber zamanında tarikat, cemaat, mezhep mi vardı? Neden bu konular dillendirilmiyor da yayın yasağı getiriliyor? Hiç düşündünüz mü, “neden bu öğrenci ölümleri, bu yangınlar, bu tacizler 46 bin çocuk yetiştiren Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nde, Aziz Nesin Vakfı’nda değil de” tarikat, cemaat dernek ve vakıflarında oluyor? Asıl bilgi kirliliği burada. Asıl yasak tarikat, cemaat okul yurtlarına getirilmelidir. Bu zamana kadar bu yurt ve okullarda kaç çocuk yanarak can verdi, kaç çocuğun namusuna el uzatıldı? Etkili ve yetkililer bu sorunun yanıtını versinler.

Tüm bu beceriksizlik ve başarısızlıkları “kader” deyip Tanrı’ya yüklemek çirkin ve iğrenç değil mi? / Ne önemi var, her sorun bir ateş ve her ateşin düştüğü yer kendi yürekleri değil ki!

Barış ve esenlik dileklerimle…