Babam pazara bir şeyler satmaya giderken okulum olmasına karşın, ağlar, zırlar peşine takılırdım. Babamla çarşıya gitmekten hoşlanırdım. Hava yağmurlu ve soğuksa “doğru okula” der, peşine koymazdı beni. Belli ki, yanında olmam babamın da hoşuna giderdi.

Öğretmenimiz Cineloğlu Muallim Ömer Efendi’ydi. Yaşlı ve hastaydı. Bacakları tutmazdı. İki bastonla ancak yürüyebilirdi. Bir katırı ve Uşağı vardı. Onlarla birlikte, bin bir güçlükle okula gelip dönebilirdi. Kimi zaman bir gün gelse, iki gün gelemezdi, iki gün gelse üç gün okula uğrayamazdı. Böyle zamanlarda okul başkanımız İlyas Eyüp öğretmenlik yapardı bize.

Bahara yukarı babam yetiştirdiği dut, patlıcan, biber, domates, pırasa fidelerini pazara götürür, pazartesi Vakfıkebir’de, perşembe günleri de Beşikdüzü’nde satar, evin günlük ihtiyaçlarını karşılardı. Fındık geliri büyük bir güvenceydi bizim için.

Babamın pazar işi bittikten sonra “Arif’in Fırını’nın” yolunu tutardı. Sabahın köründe çıkılırdı evden, aç gelinirdi çarşıya. Acıkırdık, yemek yemek gerekirdi.

Pazarda üşürdük. Fırın sıcacıktı. Yiyeceğimiz ne ise, tophane, yağlı, ya da peynirlinin siparişini verir, kimi zaman ayakta, kimi zamanda oturarak pişmesini beklerdik. Masa, duvara çakılı 25-30 cm genişliğinde uzunca bir çam tahtasıydı.

Fırından yiyecekler çıktığında, genelde tophane olurdu. Babam, anamın lahana yaprağına sardığı yağı cebinden alır, tophanenin üst kısmından içeriye sokardı. Mis gibi kokusuyla tereyağı yerken parmaklarımıza ve çenemize akardı. Arif’le babamın bir dostluğu var mıydı, bilmiyorum. Yemek için, ekmek için başka fırına gitmezdi. Belki de bu ayak alışkanlığı idi.

İlkokulda iki öğretmenim oldu. Biri Cineloğlu Muallim Ömer Efendi, diğeri de Ahmet Hamdi Turan’dı. Dayım Mustafa Bahadır da öğretmendi ve her üçü de kitaptan, kitabın öneminden ve değerinden söz eder, okumayı her fırsatta vurgularlardı. Kitabı sevmeyi, okumayı onlardan öğrendim. Daha sonraki öğretmenlerimin katkıları da az değildir. Kitap adını duyduğumda hala aynı heyecanı yaşar, içim içime sığmaz, etrafımda kuşlar uçuşur...

Fırınların önünde keserle tahta yontar gibi kesilip lavaşın içine konarak satılan koz helvası tekneleri vardı. Her pazartesi günü bu helvacılar, anlaştıkları fırınların yanında yerlerini alırlardı. Arif’in Fırını’nın önünde de böyle bir helvacı vardı. Yanı başında gençten biri “gazete, Vakfıkebir’in Gazetesi” diye çığırtkanlık yapıyordu. Balıkçı yaka kazağı, kruvaze ceketi ve gözlükleriyle karşımda konuşan bir heykeldi sanki. Demek çok kitap okumaktan gözleri bozulmuştu. Ben de harçlıklarımdan biriktirerek tahta bir serginin üstünde satılan Maarif Basımevi’nin gazyağı kokulu Leyla İle Mecnun, Yusuf İle Züleyha, Ferhat İle Şirin, Elif İle Mahmut… gibi halk hikayelerini, Hz. Ali Cenklerini, Battal Gazi Destanını alır, okurdum. İlerde büyük romanlar, yazarlar, şairler okuyacağımı hayal ederdim.

Önceleri yine sandalye üzerine çıkıp destan okuyanları da dinlemiştim. Bu destanlar yangınlarda, katliamlarda, depremlerde, sel felaketlerinde ölen çocukların, insanların, telef olan hayvanların, maden kazalarında, göçükte, giruzu patlamalarında yok olan işçilerin öykülerini anlatırdı…

Elinde “Vakfıkebir Gazetesi” satan o üniversiteli gence gıpta ile baktım: O mu çıkarıyordu bu gazeteyi, o mu çekiyordu bu fotoğrafları, o mu yazıyordu bu yazıları? Hayran hayran seyrediyordum, ama bana bakmıyordu. 

Dikkatini nasıl çekeceğimi de bilmiyordum. Beni görmesini, bana bakmasını, bir gazete vermesini çok önemsiyor, içimden geçiriyordum. “Tek tük de olsa” gazete alanlar vardı. Şaşkın şaşkın bakarken yanı başımdaki helvacı “Hikmet” dedi, beni göstererek, “bir saattir ağzının içine bakıyor, şu çocuğa da bir gazete ver.” Birden beni fark etmiş gibi “al, oku” dedi ve bir gazete uzattı bana.

İlkokul dörtte miydim, beşte miydim, pek anımsayamıyorum, ama fırının önünde, helvacının yanında, sandalyenin üzerinde “gazete çıkarıp satan”, hayran hayran seyrettiğim Fırıncı Arif’in oğlu Hikmet’ten başkası değildi.

Sonradan tanışıp dost olduğumuz, ağabeyimiz, duayen gazeteci, yurt içinde ve yurt dışında sayısız karikatür sergisi açan, ulusal ve yerel gazetelerde yazılar yazan, televizyon pırogramlarına katılan bankacı, kooperatifçi Hikmet Aksoy… Türk kültür hayatında çok önemli yeri olan bir insan… Sağlığına bir an önce kavuşmasını diliyorum.

Barış ve esenlik dileklerimle sevgiyle kalınız…