abekaroglu @ gmail.com

Covid 19'un ortaya çıkışı konusunda Hasan Kalyoncu Bey'le farklı düşünsek de, bu virüsle ilgili olarak ileride düşüncelerimi kaleme almayı düşünüyorum. Çünkü süreç devam ediyor ve uzmanlar 'ikinci dalgadan da bahsediliyorlar'. Her ne ise, konuma döneyim, burada,  'Ankara Notları' başlığında yazı kaleme almamın nedenini yazının son bölümünde açıklayacağım. Nam-ı Diğer İstanbul şairi Yahya Kemal Beyatlı,  'Ankara'nın en çok İstanbul'a dönüşünü seviyorum' demişti ya. Şimdiye kadar Ankara'ya, öğretmenlik müacaatı, Haseki Müftü ve Vaizler İhtisas Kursu sınavı, hac seminerleri, Şırnak'a askere giderken, yeğenimin nikâhları, vs. değişik vesilelerle altı defa gitmiştim. Yedinci gidişim de, geçen Mart Ayı'nda, efsane mevlidhanlarımızın sonuncusu ve bu milletin adeta sesi olmuş Hafız İsmail Coşar'ın cenazesi sebebi ile oldu. Evet ben de Yahya Kemal gibi Ankara'dan İstanbul'a dönüşü gerçekten çok seviyorum.  Kendisi ile tanışıklığımızın olduğu birbirimize de selam gönderdiğimiz Hafız İsmail Coşar'ın cenazesi için sabah namazı sonrası 'hiç durmadan ve araçla gittiğimiz, yolda kahvaltı amaçlı bile mola vermediğimiz takdirde ancak yetişebileceğimizde' karar kılınca, apar topar yola koyulduk ve cenaze namazına ancak öğle vakti için ezan okunurken yetişdbildik.  Cenaze namazını kıldık, bizim Marmara İlàhiyat Camii'nin İmam Hatibi bestekâr Halil Necipoğlu ve bazı dostlarla görüştük, Hacı Bayram Camii emekli İmam Hatibi Hafız Fikret Latifoğlu Bey ile karşılaştığıma sevindim ve ayaküstü selamlaştık. Karadeniz TV'nin eski sahibi müzisyen Zihni Cinan Bey ki kendisini çok severim, çok değerli bir kişiliktir, beni Trabzonlu eski bir senatörle tanıştırdı, Zihni Cinan Bey beni, TBMM Milletvekili Hizmetleri Başkanı Ahmet Yurtman beyle de tanıştıracağı sırada Ahmet Yurtman Bey, , 'biz sınıf arkadaşıyız' deyince Zihni Cinan bey, şaşırdı. Evet Ahmet Yurtman Bey, Marmara İlâhiyat'tan dönem arkadaşımdır ve İlmar84 üyesi olmamız da ayrı bir ortak yönümüzdür.   Ahmet Yurtman Bey, bizi 'TBMM'ne davet etti'.  Ben de, teşekkür edip, zaman kalırsa diye cevabını verdim. Ve bu sırada yine Marmara İlâhiyat'tan sınıf arkadaşım Kırşehir müftüsü Mehmet Yaman Bey, 'Sıhiye'deki 'İnsan Hakları Genel Merkezi'nde yönetim kurulu üyesi Mehmet Emin Bey'in yanında olduğunu ve ille de beklediklerini' söyleyince;  teşehhüd miktarı da olsa kırmadım ve yanlarına giderek kısa bir sohbeti yaptık. Bu sırada Mehmet Emin Bey'den, İnsan Hakları Merkezi'nin kuruluş, yetki,  çalışma ve ülke sathındaki teşkilâtlanması' hakkında bilgi aldık.  Buradan hemen izin istedim,  Ankara'daki akraba ve arkadaşlara bile duyulmamaya gayret ettim.  Çünkü zamanla yarışıyordum ve Ankara'da henüz görmem gereken bir iki yer daha vardı. Bu sebeple soluğu hemen Hacettepe'nin arkasındaki Tacettin Dergahında aldım. Bu mekân,  malüm olduğu üzere Mehmed Âkif'in İstiklâl Marşını yazarken kaldığı iki katlı binanın da olduğu yer. İnanın önce Âkif'in evini gezdim, sonra da camiyi.  Âkif'in İstiklâl Marşını yazdığı evinin odasında ve arkadaşları ile toplantı yaptığı salonda çok duygulandım ve birden  sanki tam bir asır öncesine gidiverdim.  Mart ayının ilk haftası, İstiklal Marşı'nın kabulünün 12 Mart 1921'deki yıldönümüne bir hafta kalmış olması nedeninden olacak,  Ankara ve değişik illerden gelen ilk, orta ve lise öğrencilerinin buraya yoğun ilgi gösterdiklerini ve öğretmenlerinin de onlara konunun önemini anlatmak için çırpındıklarını gördüm. Bu evde Mehmet Akif'in kaynaklara göre,  geceleyin uykusundan kalkarak İstiklàl Marşının bazı mısralarını yazdığı ve yumrukladığı duvarlara uzun süre baktım. Sonra da bitişikteki caminin bahçesindeki Muhsin Yazıcıoğlu'nun kabrini ziyaret ettim. Günlerın kısa olması ve mesai bitiminin yaklaşması nedeni ile müzeler kapanmadan  daha önce  önünden geçtiğim ama içerisine  girme fırsatı bulamadığım Tacettin Dergahının yakınındaki,  'Atatürk'ün bazı eşyaları,  Osmanlı Devleti'nden Cumhuriyete geçişteki belirli önemli belgeler,  Kurtuluş Savaşı'nda kullanılan silah ve teçhizat gibi eserlerin sergilendiği' şimdi 'Kurtuluş Müzesi' olarak kullanılan 'Birinci Meclis'e gittim. Öyle ki, ilk defa girdiğim Birinci Meclisin açılışının yüzüncü yılı olması da benim için müthiş bir tevafuk oldu. Burada da en çok da 'Gnel Kurul Salonu'ndan etkilendim.  Meclis Başkanlık Makamının üzerinde, 'وشاورهم في الامر'      'iş hakkında onlara danış'  (Al-i İmran, 3/159)  diye yazan ayet, dikkat çekiyor. Malüm, bu ayet; asıl olan millet adına meclisteki vekillerin çalışma tarzını belirliyor. Günümüzde TBMM Başkanlık Makamında bu bağlamda Atatürk'ün,  'Hakimiyet;  Kayıtsız Şartsız Milletindir' sözü yer alıyor.  Birinci Meclis binası da çok etkileyici. Burada Hasan Kalyoncu Bey'le kısa bir telefon görüşmem oldu ve kendisinin de 'önceden burayı ziyaret ettiğini' öğrendim.  Birinci Meclisin Genel Kurul Salonu'na iki defa girdim ve ben; dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver'in kürsüden defalarca okuduğu ve milletvekillerinin  gözyaşları içerisinde ayakta dinledikleri İstiklal Marşı'nın Kabul edilişi'ni sanki zamanı geriye sararak ve ben de o güne tanıkmışım gibi bir halet-i ruhiye içerisine girdim. O günlerde, İstiklâl Marşı yarışmasına 'ödül veriliyor'  gerekçesi ile Mehmed Âkif katılmamış, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver'in ısrarı ile katılmak zorunda kalmış, sonunda yediyüz küsür eser arasından Âkif'in şiiri birinci seçilmiş ve Âkif, kendisine verilen ödülü; bir hayr kurumuna bağışlamış, "İstiklâl Marşı'nı, millete armağan ettim" diyerek 'Safahat' isimli eserine almamış ve "Allah, bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın' demişti. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim,  Birinci Meclis'teki, milletvekillerinin oturduğu ahşap sıra ve masalar, gerçekten tarih kokuyor. Birinci Meclis'ten çıktığımda takriben iki yüz metre aşağıdaki ön cephesinde 'Türkiye Büyük Millet Meclisi' yazan İkinci Meclis'e gittim.   Öyle ki, tam karşısında da tamirde olan ve o dönemde yabancı devlet adamlarının ağırlandığı Ankara Palas bulunuyor.  İkinci Meclis, Birinci Meclise göre daha büyük.  Elbette buranın da etkileyici bir havası var. İkinci meclisi de gezdikten sonra daha önce de belirttiğim gibi, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi'nden dönem arkadaşım olan ve an itibarı ile TBMM  Milletvekili Hizmetleri  Başkanı Ahmet Yurtman Bey'i aradım. Akşam saat 17:00 suları idi ve mesai de bitiyordu. Ancak Ahmet Yurtman Bey, 'beklediğini ve gelmemizden memnun olacağını'  söyledi,   talimat vermiş olacak ki,  özel kalemi hemen bizi telefonla arayarak, kimlik numarası ve araç plakamızı aldı, Dikmen Kapısından giriş yapacağımızı' da belirtti.  Biz de, dendiği gibi yaptık,  ama girişte yanlış yönlendirme sonucu meclis başkanlık binasına gittik. Oysa ki bize,  'camekânlı binaya geleceksiniz' denmişti. Aksi takdirde bize, 'Çankaya Kapısından giriş yapacaksınız' denirdi.  Yanılgı üzerine meclis başkanlık binasından Ahmet Yurtman Bey'i tekrar aradım ve polis memuru bizi milletvekillerinin makam odalarının olduğu binaya yönlendirdi. Bu bina sonradan ihtiyaca binaen inşa edilmiş, ancak mimarisi TBMM binasının miarisi ile pek örtüşmüyor.  Ahmet Yurtman  Bey, bizi kapıda karşıladı, makamında ikram ettiği mevsim çayını içtik, biraz sohbet ettikten sonra kendisine, bize meclisi bir gezdir dedim ve  o da, 'tabi ki, ben de öyle düşünüyordum' dedi, bize eşlik etti ve hemen meclisi  gezmeye başladık. Meclisin bahçesinde, 15 Temmuz'da bombalanan yere yapılan anıtın açılış hazırlıklarını yöneten TBMM Genel Sekreteri ile karşılaştık, Ahmet Yurtman Bey bizi tanıştırdı. TBMM Genel  Sekreteri,  'hocam,  bilim adamına benziyor,  meclisin her tarafını ona gezdir ve yemek yedirmeden de bırakma' dedi.  Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni Genel Kurul Salonundan,  gurup toplantı bölümlerine,   kütüphaneden arşive, meclisin 15 Temmuz'da bombalanan bölümünden yeni yapılan binaya giden yer altındaki tünele, yemekhaneden mescide, belirli törenlerin yapıldığı dış avludan, milletvekillerinin basın toplantısı yapmayı bir gelenek haline getirdikleri mescide bakan kapıya varıncaya kadar hemen hemen meclisin her yerini gezdik. Öyle ki bazı yerlerden defalarca geçtik,  tahmin ediyorum on kilometre yaptık. Ben, düzenli spor yaptığım için antrenmanlıydım ama Ahmet Bey ve yanımdaki arkadaşım, ter içerisinde kaldılar. Milletvekillerinin bulunduğu binadan ana binaya yer altından bir tünel inşa edilmiş ve ülkenin belli başlı sanat eserleri koridorun duvarına inşa edilmiş ki Ahmet Bey, Rize'li olduğu için Ayder ve Uzungöl resimleri önünde beraber resim de aldık. İlk defa girdiğim TBMM diğer adı ile Üçüncü Meclis binası,  dışardan uçsuz bucaksız gibi görünüyor.  Şöyle sanırdım, meclisi iki hafta gezsem bitiremem diye. Bu bina, nüfusun çoğalması ve milletvekili sayısının artması zorunluluğu ile birinci ve ikinci meclise göre daha büyük ama sandığım kadar da; uçsuz bucaksız değil.Bu arada meclis binasının mimarının da bir fransız olduğunu öğrendim. Karşılaştığımız değişik anlayıştaki milletvekilleri ile Ahmet Bey bizi ayaküstü de olsa tanıştırdı, ben de tanıdıklarımdan gördüklerimle selâmlaştım. Amacım binayı gezmekti, bu sebeple tanıdığım milletvekillerine özel ziyaret yapmadım.  Koridorda Eski Pendik Belediye Başkanı Erol Kaya ile karşılaştım. Babası ve özellikle de amcası babamın Pendik Muhammediye Camii'nden cemaati idi,  Erol Bey'i Pendik'ten şahsen tanıyordum ama kardeşi Yusuf,  çok samimi arkadaşımdır. Bazı grup başkanlarının makamlarına uğrayarak çaylarını içtik ve teşehhüd miktarı da olsa kendileri ile sohbet ettik.  Çok net konuştuğum için de, Ahmet Bey'e,  'hocamızı buraya her zaman getir'  dediler. Bazı İstanbul   milletvekileri ile görüştüm.  Zeytinburnu İmam Hatip Lisesi mezunlarından bir grup başkanvekilimizin çayını içerken bize, 'biz, önemli bir oturum sebebiyle yanıbaşımızda Kocatepe Camiindeki  İsmail Coşar'ın cenazesine katıalamadık,  ama siz ta İstanbul'dan geldiniz, bu ne güzel vefa dedi ve yıllar önce İsmail Biçer'in cenazesindeki anıları tekrarladık.  TBMM içerisinde gezerken Ahmet Yurtman Bey,  'seni bir odaya getirecek ve birisi ile tanıştıracağım'  dedi. Bahsettiği makamdan içeri girince, 'sen nereden geldin?'  diyerek Prof. Dr. Hacı Ahmet Özdemir ayağa kalktı. Kendisi Konya Milletvekili,  sarmaş dolaş olduk,  benim evime bile gelmişti. Ben, Haseki Eğitim Merkezi Arapça Müftü ve Vaizler İhtisas Kursu'nda talebe iken seksen dokuz yılı Ramazan ayında Izmit'te vâiz olarak çalışmıştım. Prof. Dr. Hacı Ahmet Özdemir, o sıra Körfez Vâizi idi ve orada bir ay boyunca Ramazan'da vaaz etmiştik ki kendisi sonradan üniversiteye intisap etmişti. Âlim ve bilge bir şahsiyettir ve an itibarı ile, ikinci dönem Konya milletvekili olarak çalışıyor. Çayını içtik,  sohbet ettik.  Ahmet Yurtman Bey,  eksik olmasın, arabamıza kadar gelerek bizi uğurladı. Ve Yahya Kemal'in ' dönüşünü çok seviyorum'  dediği güzergâhtan, İstanbul'a yol aldık.  Şöyle bir söz de var ya, büyük lokma ye ama büyük konuşma' diye.  Şimdiye kadar Ankara bana hep soğuk gelmişti, ama bu sefer sanki ısınır gibi oldum. Şöyle bir anlayış var,  'Allah, insanı hep iddialı olduğu konuda sınarmış' diye.  Ankara'da gitmediğim iki tane nokta kaldı,  Etnografya Müzesi ve Aselsan.  Bir öğrencim Aselsan'da elektronik mühendisi olarak çalışıyor ve bir sonraki gidişimde orayı da gezmeyi düşünüyorum. Yani anlaşılan Ankara'ya bir daha yol gözüküyor. Yazımın konusu hakkında şu denebilir, 'bize ne, senin Ankara gezinden? diye. Muhtemel bu sorunun cevabı;  yazımın ana konusu olan; Tacettin Dergahı, Birinci Meclis/Kurtuluş Müzesi, ve İkinci Meclis, Hacı Bayram Camii güzergahını, gezmeyenler için şayet Ankara'ya yolları düşerse 'analiz ederek gezmelerini'  onlara önermektir. Çünkü, Altındağ İlçesi hudutlarındaki söz konusu bu mekânlarda, Cumhuriyetin Kurulduğu yıllardaki havayı, halâ daha teneffüs etmek mümkün. Ayrıca Anıtkabir'in  alt katındaki  müzeyi de  mutlaka gezenler olmuştur, görmeyenlere, burayı da gezmelerini öneririm.  Bu milletin sesi olmuş İsmaillerimizin sonuncusu olan İsmail Coşar'ın cenazesi için gittiğim Ankara'da, izlenimlerim oldu ve paylaşmayı düşündüm. İlk defa gittiğim TBMM'ne ise, belirttiğim gibi davet sebebi ile sadece ziyarette bulundum, başka bir amacım yok. Ben fikir adamıyım ve alanım da; Ilâhiyat'tır. İşim de,  düşündüğünü 'şu üzülür, bu rahatsız olur ya da onun da hoşuna gider' diye asla hesap yapmadan söylemek ve yazmaktır. Diyeceklerim; bu kadar…