Öğrendiğimden beri hep yadırgadığım “Anadolu bozkırı” tanımdır. “Uygarlıkların beşiği ve bozkır” sözcükleri, dilin matematiği açısından birbirine uymuyorlar. İnsanların yerleşmesi için toprağın verimli olması gerekir. Verimsiz bir toprağa insanlar neden yerleşsin? Bunun için suyu, nehir ve göl kıyılarını, ormanlık alanlara yakın olmayı tercih etmişler; yerleşim için de “sudan zarar görmeyecek yerleri” seçmişlerdir. / Önceleri toplayıcı olan insanlar, sonra toprağa yerleştiler, üretici oldular, kök salıp uygarlıklar kurdular.

Gaziantep, Şanlıurfa yöresini gezme olanağını bulduk. Ankara’dan Gaziantep’e, çevreyi görebilmek için gündüz giden otobüsleri tercih ettik. “Bozkır” sorunu hep kafamı uğraştırdı. Yol boyu gördüklerim hem mutlu etti beni, hem de acı verdi yüreğime.

Yol kenarlarına akaryakıt istasyonları kurmuşlar, az da olsa ağaçlandırmışlar. / Dinlenme tesisleri, tır parkları açmışlar, çam, akasya dikmişler. Yolların kimi yerlerinde dikilen akasyalar bayağı büyümüş. Nehir kıyılarında, sel yataklarında kavaklar boy vermiş… Bu topraklarda az bir emekle çam, akasya, kavak yetişebiliyorsa Anadolu neden “bozkır” olsun, neden “bozkır” kalsın? Hele içerisinde dünyanın dördüncü büyük “Gaziantep Hayvanat Bahçesi” bulunan Burç ormanını görünce beynimden vurulmuşa döndüm. Binlerce dönüm bu ormanı İngilizler dikmiş; Fıransızlar da Dülükbaba ormanını… Ve mükemmel yetişmişler.

Bu topraklar “bozkır” diye horlanmış, aşağılanmış, “bir şey yetişmez” önyargısıyla itilmiş, kendi başına güneşin altında kavrulmaya bırakılmış; kaderine terkedilmiş. Ama Ankara, emek verilmiş, bozkırın ortasında Türkiye’nin en yeşil ili yapılmış, toprak kaderine terkedilmemiş, Atatürk Orman Çiftliği ortaya çıkmış. Bu ışığı yakan ve yönlendiren Atatürk’ü düşünmemek mümkün mü? Bu zengin deneyimle tüm Anadolu bozkırını Atatürk Orman Çiftliği’ne dönüştürmek Atatürk’ün yüreği, beyni olmayı, Atatürk’ten daha büyük hayal kurmayı gerektirir.

Makedon sınırından geçtikten sonra enli yapraklı ağaçlardan oluşan ormanların kapladığı tepelerin arasından yol aldık. Rakım yükseldikçe enli yapraklı ağaçlar yerini iğne yapraklı ormanlara bıraktı. Dikkatimi çekti, tüm ağaçlar sıralıydı. Rehbere sordum: “Bu ormanlar neyin nesi, tüm ağaçlar sıralı?” Rehber: “‘Tito’nun ormanları’ diye anılır. Tito, hapishaneleri boşaltmak için bir bahane uydurmuş. Belirlediği mahkumlara yatacağı günlerin karşılığı olabilecek sayıda fidan diktirmiş. Toprak üzerinde en küçük bir boşluk bırakmamış. Bu ormanlar o fidanların büyümüş halidir” dedi. Ağaç yetiştirmenin insanları mahkum etmekten çok daha kutlu bir iş olduğunu Tito en iyi anlayan liderlerden biriydi.

Aylardır damla düşmemiş toprağa göstermelik “fidan dikmek” başkadır, gerçekten davetkar, ıslak toprağa fidan dikmek ve ülkeyi ağaçlandırmak başkadır. Ağaç sevgisi, doğa sevgisi korumakla, sahip çıkmakla başlar. Her nerede ağaç-çam-zeytin-orman varsa ve kesime, kıyıma uğruyor, yakılıyorsa, sevdiğini söyleyenlerin gıgı çıkmıyorsa, o sevgiler yalandır ve o insanlar ormanı-ağacı-doğayı-sevgilerini yeniden sorgulamalılar.

Ülkemde kadının ve ağacın kaderi birbirine çok benziyor. Görünürde herkes kadını ve ağacı koruyor. Ama kadın öldürülürken, şiddet görürken, ağaç kesilirken, yakılırken, ortada kimse yok. Politik çıkar sağlarken “cennet anaların ayakları altındadır” diye nutuklar atılıyor, mangalda kül bırakılmıyor. Dikkat ediniz, otel yapmak, bahçe açmak için ormanlar yakılıyor, yol, köprü, maden arama ve çıkarma için binlerce, on binlerce, milyonlarca ağaç kesiliyor, “sizin hayaliniz bizim ağaç sevgimizi anlamaya yetmez” denebiliyor; doğaseverlerle dalgalarını da geçebiliyorlar.

Bakınız son on yılda kadınlardan 2337’si eski eşleri ve sevgilileri tarafından öldürüldü. Bu devlet-bu hükümet tıpkı ağaçta-ormanda olduğu gibi kadınlarına sahip çıkmadı ve korumadı; Çam Burnu’nu yakanlar bulunmadı, villa yapıp satanlar da görülmedi. Son on iki yılda bu

millet 164 bin hektar ormanını kesime, yangına, erozyona kurban verdi ve kimse milyonlarca ağacın cenaze namazına dahi kılmadı.

Barış ve esenlik dileklerimle sevgiyle kalınız…