Bir yanda Rusya, bir yanda Amerika, orta yerde Suriye; diğer yanda HTŞ, El-Kaide, El-Nusra, Müslüman Kardeşler ve IŞİD, bir başka yerde de hem Rusya’dan, hem de Amerika’dan destek alan PKK ve PYD unsurları… Türkiye bu üç ülke ve terörist guruplar arasında git-gel’ler yaşıyor. Her iki devletle “bir öyle-bir böyle” politikalarla bir sonuca ulaşmaya çalışıyor. Oysa ABD ve Rusya iki tarafı keskin birer hançer gibi… Çıkarlarından başka dostları, dostlukları yoktur.

Adamlar duygularına, anlık parıltılara bakarak politika üretmiyorlar. Akla, bilime dayalı, geçmişi asla unutmayan günlük, aylık, yıllık, beş yıllık, on yıllık, elli yıllık, yüz yıllık politikalar üretiyorlar ve bir adım geri atmıyorlar, çıkarlarından vazgeçmiyorlar. Bu politikalarla geleceği belirleyip yönetiyorlar. Ülkelerinde kişiler, iktidarlar değişse bile bu siyasetleri değişmiyor.

“Ulu Hakan” olarak adlandırılan padişahın “otuz üç yıllık iktidarı boyunca izlediği politikalar “büyük” diye anlatılmaya çalışılsa da Osmanlı’ya bir milyon altı yüz seksen bin kilometre kare toprak kaybettirdi, İmparatorluğun çökmesine neden oldu. Savunmak için aranılacak her mazeret, uydurulan her bahane gerçeği örtmeye çalışan bir yalandır ve gerçeği değiştirmez.

Asıl sorun: Türkiye teröristlerle mücadele ediyor mu, etmiyor mu? HTŞ, El-Nusra, El-Kaide, Müslüman Kardeşler, IŞİD…gibi örgütler PKK ve PYD gibi terörist değiller midir? Bunlar İdlip’e toplandı. Türk askeri birlikleri ve gözlem noktaları bunların arasında kaldı. PKK ve PYD’ye karşı kesin kararlılığını gösterdiği gibi, diğer terörist guruplara da kesin kararlılığını göstermeden Türkiye, İdlip’te Türk askerinin zayiat vermesini önleyemez. Türk ordusu İdlip’te “sınır, ülke güvenliği ve sığınmacılar için bulunmaktadır”, ABD ve Rusya gibi “emperyal bir güç” olarak değil. Bu bile dünyaya doğru dürüst anlatılabilmiş değildir.

Peşin para ile yaptırılmış savaş gemilerini vermeyen İngiltere gibi ABD de parası ödenmiş F35’leri vermiyor, Rusya S400’leri kullanılır duruma getirmiyor. Türkiye her ikisiyle de “papaz olmuş” durumda. Korona virüsü kapıda derken, evin içinde dolaşmaya başladı. İtalya’da, Fıransa’da her geçen gün ölümler artmakta… Ekonomi dar boğazda, dolar başını aldı gidiyor, işsizlik çığ gibi büyüyor, üretim düştü, açık kapatan turizm gelirleri dibe vurdu… Amacım “kötü bir tablo” çizmek değil. Anlatmak istediğim bu sorunlar duygusallıkla, naralar atılarak çözülmez. Devlet yönetimi, akılla olur, bilgiyle olur, deneyimle olur, tarihten alınacak dersler, çıkarılacak sonuçlarla olur. Devlet yönetiminde yalana, ihmale, aldatmaya, kandırmaya, aldatılma ve kandırılmaya yer olmaz. Devlet adamı her gittiği yere ülkesinin ve toplumunun onurunu temsilen gider. Orada kendisi yoktur, tüm halkı vardır.

Devlet adamı son derece soğukkanlı bir biçimde sorunlara yaklaşmalı, deneyim, akıl, bilim ve tarih ne diyorsa onu yapmalıdır. Devlet yönetiminde ötekileştirici, düşmanlaştırıcı, kutuplaştırıcı ayrımcılık yapan politikalar ve hakaretamiz konuşmalar yerine birleştirici, kaynaştırıcı, bütünleştirici, kucaklayıcı konuşmalar yapılmalıdır… Örneğin Vietnam savaşı, Afganistan’ın, Macaristan’ın, Çekoslovakya’nın işgali, İspanya İç Savaşı çok iyi araştırılıp öğrenilerek değerlendirilmeli, nedenler-sonuçlar arasındaki bağlar kurularak gerekli bilgiler ve dersler çıkarılmalıdır. Aksi takdirde Arap Baharı (sahte demokrasi) ile Libya’nın, Sudan’ın, Mısır’ın, Irak ve Suriye’nin başına gelenleri hepimiz gördük ve biliyoruz; bizim de başımıza gelebilir.

Çok akıllı, bilgi olmak, örgütleri ve arkalarındaki devletleri çok iyi görüp değerlendirmek zorundayız. Yoksa başımıza örülecek çorapların faturasını ödeyemeyiz. Akıllı, bilgili olmak, tarihten gerekli dersleri almayı, bilgiyi ve kesin kararlılığı gerektirir. Bu, asla unutulmamalıdır. Bir o yana, bir bu yana yalpalamakla olmaz. Çok tehlikeli bir zamandayız, duygusallığa yer yok, romantikliğe hiç. Danışılarak “herkesin” görüş ve düşüncesinden yararlanılmalıdır.

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalınız… (Not: Bu yazı şubatta yazıldı.)