Uygarlık tarihinde bir sıçrama tahtasıdır. Göçebelikten yerleşik düzene geçişte, toprağı işlemede, evcilleştirilmiş hayvanları bir arada tutmada, gücünden, ürünlerinden yararlanmada, birlikte, bir arada yaşamada aklın, becerinin, başarının simgesidir.

Köyde yaşam hayvanlarla başlar. Ve hayvanlar insanların, küçüğünden büyüğüne herkesin yaşamını biçimlendirir: Çalışmasını, zamanını, yemesini, içmesini, ibadetini, çocukların okulunu, mevsimlere göre yaşamasını… Hayvanların ihtiyaçları giderildikten sonra sıra insanların ihtiyaçlarına gelir. Konuşamayan, derdini anlatamayan o hayvanlar rahat ettirilmeden sofraya dahi oturulmazdı.

Kışın ahır sıcaklıktır, evleri ve insanları ısıtır. Odalar ya ahırın üstündedir, ya da ahır yanda, odaların bitişiğindedir. Ev, insanlarla hayvanların birlikte yaşayacağı biçimde kurulurdu. O hayvanlar ki, ev halkından ayrı düşünülmezdi. Hayvanların doğumu sırasında, günün hangi saati olursa olsun, anında kepenkten ahıra inilir, hayvan normalleşene kadar evin düzeni ona göre değiştirilirdi. Her türlü ihtimam, koruma, özen elverdiği ölçüde gösterilirdi. Hayvanlardan birine bir şey olduğunda, “evdeki insana olmuş gibi” günlerce acı çekilir, aile etkisinden kurtulamaz, hastaysa iyileşene kadar sıkıntı hayvanla birlikte yaşanırdı. Sattıklarında, ya da kurbana verdiklerinde evden cenaze çıkmış gibi üzülür, etinden dahi yemezlerdi.

Kimileri, insanları suçlamak, aşağılamak için hayvanlara ve yaşadıkları yerlere benzeterek gönderme yaparlar. Oysa hayvanlar –inler ve kuş yuvaları hariç ahırlarını, batlarını yapamazlar. İnsanlar kendilerine nasıl köşkler, saraylar, yalılar yapıyorlarsa, soğuktan, yabaniden koruyan ahırlar da hayvanların köşkleri, sarayları, yalılarıdır; onları da -suçlayan, aşağılayan, küfür gibi kullanan insanlar yapmışlardır. O ahırlar ki, ekmeğimizin, yemeğimizin, sütümüzün, yağımızın, yoğurdumuzun ayranımızın, sağlığımızın geldiği yerlerdir.

İki ayaklılar dururken neden dört ayaklılarla uğraşırlar bir türlü anlayamam. İnsanoğlu böyle işte… “Hayvan” desen, “eşek” desen, “yılan” desen bozulur, kızar, öfkelenir, hakaret, küfür sayar. “Arı gibi çalışkan” desen, “tilki gibi zeki ve kurnaz”, “aslan gibi güçlü, kuvvetli” desen övünç duyar, göğsü kabarır, mutluluktan uçar. Oysa eşek de, arı da, tilki de, aslan da, yılan da hayvandır. Hayvanlara bu anlamları yükleyen insanlardır, bunlardan haberleri bile yoktur; bunlar hayvanların sorunu bile olmazlar; sorun insanların yaşadıklarında ve kafalarındadır.

Ne yazık ki, aklını ve insanlığın ulaştığı bilgileri elde edip kullanamayanlar, çağdaş kültürü, çağdaş düşünceyi, çağdaş insanı yaratamayanlar, hayvanlar gibi güdülerle çevrelenmiş değişmeyen bir hayata, bir dünyaya kendilerini mahkum etmişlerdir. Bunlar hayvanlardan daha aşağı yaratıklardır ve her türlü cinsel istismara çanak tutarlar.

Onlar, insanları hayvanlardan ayıran en önemli özelliğin sürekli gelişen, değişen, ilerleyen bilginin saklanması, korunması, ihtiyaç duyulduğunda da kullanılması olduğunu bilmezler. Bilseler, akıllarına gelen her işin yapılamayacağını, her sözün söylenemeyeceğini de bilirler.

Onlar ki, yalanın, aşağı kalmamak için “uydurma icatlarla” hurafelerin peşindedirler.

Onlar ki, profesör olmalarına karşın, evrimleşip gelişerek uçkurundan yukarıya çıkamamış “cahil-i cühelalardır” ve ne yazık ki hayvan bile olamamışlardır.

O hayvanlar ki, yalan, dolan bilmez, kimseye iftira etmezler. Çıkarları için birbirlerini aldatıp kandırmazlar. Yetişmemiş, olgunlaşmamış yavrularına, kendi cinslerinin ve türlerinin dışındaki hayvanlara tecavüz etmezler. “Yavrular evlenebilir” diye fetva vermezler. Hiçbir adaleti, hukuku olmayan “orman kanunun” dışına çıkmazlar, insana tecavüz etmezler.

Ahırı bilmeyen anlamayan, insanı zaten bilemez, anlayamaz, hele bebeleri ve çocukları asla!

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalın…