Eloğlu roman gibi, öykü gibi, masal gibi tarih yaratırken biz olanı, yaşanılanı yazamıyoruz.

Edebiyattan, sanattan, felsefeden (düşünmeden) yoksun, inançla hareket eden toplumlarda akla, bilgiye dayalı işlevler beklemek düş dünyasında yaşamaktır.

Edebiyat kelimelerle yapılan sanattır. Bunlar yazılı ve sözlü ürünlerdir. Şiir, roman, öykü, masal, destan, deneme ön sırada gelenlerdir. Tümü de insandan, doğadan beslenir. İnsanın kendisiyle, toplumla, evrenle olan ilişkilerini tanımlayarak, yeniden anlam vermeye çalışır.

İnsan “kendi diliyle” okur, öğrenir, bilir, “aklının çapını genişletir”, felsefesini kurar.

Her sanatçı toplumdan beslenir. Toplumun yaşadığı, toprağın tanık olduğu tüm acılar, sevinçler, umutlar, umutsuzluklar, savaşlar ve terör ölümleri, tırafik, maden, iş kazaları, seller, yangınlar, depremler, heyelanlar ve çığlarda can verenler milyonları derinden sarsar, etkiler, bilinçaltını oluşturur. Sanatçı olayları, acıyı yaşayanları alır, bilincinde yoğurur, yorumlar, yaşamın içine yeniden katar, anlamını zenginleştirir, insanını yeniden yaratır.

Bu toprakların her karışında savaşın, ölümün, acının, gözyaşının izleri var.

Bu topraklar ne depremlere, ne yangınlara, sellere, heyelanlara, savaşlara, çığlara tanıklık etti. Terörle yaşadığı, tırafik maden, iş kazalarıyla kahrolduğu ölümlerle narkoz yedi, uyuştu.

Eloğlu toplumunun yaşadığı ve yüz binlerce hayatın etkilendiği her olaydan milyonlarca yeni hayatlar çıkararak romanlar yazıyor, destanlar yaratıyor, yüzbinleri perdeye, bilgisayara mıhlayan unutulmaz “anıtsal filmler”, diziler çekiyor. Siyasal amaçlara hizmet eden “pıropaganda filmleri” değil. Dünyaya parmak ısırtacak “doğruluk ve gerçeklikte” anlatım ve yaşamın içinden filmler… Madalyonun her iki yüzünü çekinmeden, korkmadan anlatan, gösteren filmler. Keyfe keder çekilen Kut-ul Emare ve Payitaht-Abdülhamit gibi kargaları güldürecek, el aleme rezil edecek filmler-diziler değil…(Bir milyon altı yüz bin km kare toprak kaybeden, Haliç’te savaş gemilerini çürüten bir padişah efsane olamaz.) Bu milletin böyle “ucuz”, bilgiden, gerçeklikten ve düşünceden yoksun filmlere, dizlere ihtiyacı yok.

Hangi hayatlar çıktı savaşlardan, depremlerden; hangi acılar yaşandı kazalardan, terörden; hangi önlemler alındı, hangi bilgiler geliştirildi; yarına ne kaldı tüm bu olanlardan? Ve Soma.

Bir örnekle yetineceğim:

2008 yılında Çin’de 100 milyon ton kömür üretimi başına 127 ölüm yaşanırken, 2013 yılında bu rakam 37’ye düştü. Türkiye’de 100 milyon ton kömür üretimine düşen ölüm sayısı 722’dir. Amerika’da 100 milyon ton kömür üretiminde iş kazası ölümü 1 (bir) ile 6 (altı) arasında değişiyor.

Türkiye’de iş, maden kazaları “fıtratında var” diye araştırılmıyor, araştırma önergeleri oy çokluğu ile reddediliyor. Bilimsel sonuçlar basın-yayın, medya yoluyla aktarılarak halk aydınlatılmıyor. Bırakınız aydınlatılmayı, yasak getirilerek haber dahi yapılmıyor, sürekli birileri korunuyor. Son viyadük kazası gibi yasak getirilen yüzlerce iş kazası var…

Bilgiden, gerçekten korkanların bu toplumu getireceği karanlıktan başka bir yer olamaz.

Bir düşünün, araştırın bakalım “iş kazaları yönünden Avrupa’da birinci, dünyada neden üçüncüyüz?” Düşünün bakalım biri Budist, diğeri Hıristiyan, biz ise Müslümanız. Acaba her işi Tanrı’ya bırakmış olmamızdan kaynaklanmış olmasın bu sonuç?

Barış ve esenlik dileklerinle, sevgiyle kalınız…