inankalyoncu061 @ hotmail.com

Yılın ilk karı yaylalara düştüğünde, ayaz soğuğu Tonya’da etkisini gösterir…

Yaylalarda açan vargit çiçekleri göçlerin yaylalardan dönmesinin habercisidir.

Çocukluğumda okullar tatile girdiğinde, nenemle yaylaya çıkar, okullar açılıncaya kadar da yaylada kalır, çobanlık yapardım.

Bazen neşeli, bazen de çekilmez olurdu yaylalar.

Yaz mevsimi boyunca havanın açık olduğu günler sayılıydı.

Güzel havalarda en büyük eğlencemiz çeldik ve futbol oyunlarıydı.

Yaylaların en şenlik olduğu zamanlar, çayır kesme zamanlarıydı.

Hayvanların kışlık yiyeceğini hazırlamak için, Temmuz ayının son günleri, Ağustos ayının başlarında güneşli havalar kollanır, çayırlar kesilirdi. Kesilen çayırlar kurutulduktan sonra, taşınmak için balya yapılırdı.

Araba yollarının olmadığı dönemlerde, hayvanların yiyeceği kurutulmuş otlar, kadınların sırtında taşınarak köye indirilir ve mereklere yerleştirildi.

Gün doğmadan kalkılır, yola çıkılırdı yaylaya doğru... Bir kaç saatlik yolun ardından gelinirdi yaylaya. Bir gece dinlenmek yeterdi çoğu zaman. Ertesi gün bağlanan çayır yükleri ile sabah serini ile dönülürdü köye.

Kadınlar sırtlarında beş-altı balya taşırlardı. Güçlü kuvvetli olan kadınlar yedi balyaya bana mısın demezdi.

Kadınların romatizmalarının temel nedeni bu muydu?

Yaylaların cisil cisil yağan yağmuru, yere yapışmış dumanı nasıl da bezdirici olurdu!... Yağmurlu havalarda, kesilen çayır balyalarının üzerine çul örtülürdü; çayırlar ıslanıp çürümemeliydi.

Yayladaki işler Ağustos ayının sonlarında biterdi. Bu yüzden yaylada en çok Eylül ve Ekim'i ayı sevilirdi.

Bu aylarda tarifsiz bir mutluluk kaplardı insanların içini...

Bazen Eylül, bazen de Ekim sonuna doğru yükseklere kar yağar, yaylacıların bir kısmı köylere yakın mezerelere inerlerdi. Geride ise şenlik olan sadece bir kaç ev kalırdı.

Son kalanlar da soğuklar iyice bastırınca toplu olarak göç ederlerdi.

Göçler yaylalardan tamamen çekildiğinde, yalnızlık ve hüzün en çok da bu dağlara yakışırdı...

Göçler köye indikten sonra, ilk işimiz okula gitmekti...

Farklı yaylalarda çobanlık yaptığımız için birbirimize anlatacak bir hayli anı birikmiş olurdu heybemizde...

Zaman su gibi akıp geçiyor...

Çocukluğumda mutluluğu yaşadığım, çileyi çektiğim dağları daha bir seviyorum...

Güz mevsimini seviyorum en çok!...

Aylardan da Eylül ve Ekimi...

Hafta sonu yine bu dağlardaydım. Hem anılarımı tazelemiştim, hem de vargitlerin beyaz-mor senfonisini, gürgenlerin sararmış yapraklarının hüznünü  duyumsuyorum yüreğimde…

Bir göç salınmıştı yol boyu. Püskülsüz, keleksiz, çıngıraksız hayvanların oluşturduğu bir göç. İneklerinin önünde, yüzünden hüzün damlayan bir ana!…

Yayladan, ineklerini süslemeden göç eden işte o hüzünlü anayı seviyorum.

Böyle göç olmaz, ineklerini neden süslemedin diye sorduğumda;

“Acılı ana püskül takmaz oğul, şenlikle göç etmez!” cevabıyla donup kaldım.

Yüreği evlat acısı ile dağlanmış anaları seviyorum...

Artık yaylacılığın eskisi gibi olmayacağını biliyorum… Biliyorum da, o çocukluğumda yaşadığım yaylacılığı seviyorum...