Tırabzonsıpor’un ve diğer Anadolu takımlarının hakemlerden çektiğini, Ahmet Efendi nasırlarından çekmemiştir. İki imparatorluğa “başkentlik” yapmış olan İstanbul ekonomisiyle, basını, kültürüyle, nüfusu, kulüpleriyle güçlü olduğu için, her yönden korunup kollanmaktadır. Anayasaya’ yı, tüm yasaları kurum ve kuruluşlarıyla yanına alan güçlüler de tıpkı İstanbul gibi yarattıkları “baskı ve korkularla” mecburen korunup kollanmakta ve herkesi hizmetkar olarak tutmaktadırlar.

Bir referandum yaşadık ve hayal kırıklıklarıyla arkada kaldı: Hakem, son dakikada, on sekizin dışındaki bir faulü “kural hatası” yaparak, “penaltı” verdi ve atılan golle “evetçileri” “1-0” galip ilan etti. Yanlış karar halkasına” uluslararası arenada bir yenisini daha ekledi. Oysa Anayasa değişikliği Mecliste üçte iki çoğunlukla gerçekleşirdi. Buna hiç bakılmıyor, lafı dahi edilmiyor.

Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’un 98. Maddesinde, “üzerinde ilçe seçim kurulu ve sandık kurulu mührü bulunmayan… zarflar geçerli değildir.” / 101. Madde de “arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan… oy pusulaları geçerli değildir” deniliyor.

Yasalar(kurallar) bu denli açık olmalarına karşın nasıl ve neden kural hatası yapılır? 18’in birkaç metre dışında yapılan bir faule, (şike yoksa, kasıt yoksa) penaltı denilir mi? Bir şaibe(art düşünce, hile, eksiklik, kusur, ayıp)yoksa Yüksek Seçim Kurulu neden seçimin bittiği bir saatte, “sandık kurulu mührü bulunmayan pusula ve zarfların dışarıdan getirilerek kullanıldığı kanıtlanmadıkça geçerliliği tartışılmaz” gibi saçma bir kararı açıklama ihtiyacını duydu? Bu, çalınan minareye kılıf hazırlığı değil de nedir? Bu açıklama şaibeyi ortadan kaldırır mı? Ve bu açıklama bir suçüstülüğün telaşı değil midir?

AGİT ve çağırdığımız “gözlemcilerin” raporlarında yaptıkları eleştirilere, saptamalara, “geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye” dedik. Referandum öncesi Hollanda ve Almanya’nın Türk siyasilere uyguladıkları “yasaklara ve engellemelere” çok kızmış, çok öfkelenmiştik. Çünkü o kararlar Türkiye’yi ve Türkleri aşağılıyordu. Türk yetkililer o ülkelerin kararlarını eleştiren nutuklar attılar. Bu yetkililer, Türkiye içinde Hollanda’nın, Almanya’nın yaptıklarından daha kötüsünün “hayırcılara” yapıldığını, konuşacakları meydanların yasaklandığını, elektiriklerinin kesildiğini; kimilerinin kürsüde konuşurken, kimilerinin sokakta afiş asarken saldırıya uğradığını, kurşunlandığını ne gördüler, ne duydular, ne de haberleri oldu. Avrupa ülkelerinin kısıtlayıcı hareket ve tutumlarına gösterdikleri “hassasiyeti” Türkiye içinde göstermediler. Kendilerine yapılanlardan daha fazlasının, daha kötüsünün ülke içinde “kendi yurttaşlarına” yapıldığının ayırtına dahi varmadılar. Avrupalılar “çifte sıtandart uyguluyor” derken bizim “Avrupalılar” hangi sıtandardı uyguluyorlardı acaba? Hiç düşündüler mi?

Tüm yurttaşların ödediği paralarla devletin olanakları, arabaları, uçakları, helikopterleri, gemileri, otobüsleri, televizyon kanalları, kentlerin reklam panoları, tüm eletirik ve telefon direkleri “evet” pıropagandası ile donatılırken, “hayır” reklamlarına yer verilmedi, afişleri yırtıldı, pankartları indirildi, bu çirkin eylemlerle güvenlik güçleri ilgilenmedi. Eşit koşullar altında olmayan bir “yarışta” kazananın uydurma bir penaltı ile “evet” in olduğunu gördük. (46’daki seçim, aradan 71 yıl geçmiş olmasına karşın hala şaibeli oluşunu koruyor…)

Pıropaganda süresince, iktidardakiler “hayır” verecek olanları “Kandilci, PKK’lı, FETÖCÜ, TERÖRİST” gibi yasa dışı ilan edip bölücü ve hainlerle bir tuttular; ÖTEKİLEŞTİRİCİ söylemleri tekrarlamaktan çekinmediler; suçladılar, aşağıladılar. İki ay süresince tüm gazeteleri ve 34 televizyon kanalıyla tüm halka “yalansız, doğru, dürüst, namuslu ve yurtsever insanlar” olarak seslenmediler. 64 Maddeyi kapsayan 18 Maddelik anayasa değişikliğini anlatmadılar, “şiddet diliyle”, özellikle “terörist” diyerek bölücülük yaptılar. Anayasa değişikliğini değil, bir parti liderini “oyluyormuşuz” gibi propagandasını yaptılar; son

iki gün de eyalet sistemiyle federasyonu tartışarak Doğulu ve Güneydoğulu vatandaşlara, “evet” için yeşil ışık yaktılar.

Onca suçlama, aşağılama, hakaret ve bölücü vatan hainleriyle bir tutan söylemlerden sonra balkona çıkıp “bir tek vatandaşımızın dahi kalbinin kırılmasına rıza göstermeyeceğiz” demek yalan, ikiyüzlülük değil de nedir? Bu hakaret ve aşağılamaları, çıkarlarınız, cumhuriyet, laiklik ve Atatürk üzerinden zaten her zaman yapıyorsunuz. Balkonlarda “kucaklayıcı” yaptığınız, fakat hiçbir zaman tutmadığınız sözlerinizle kırdığınız, parçaladığınız gönülleri ne kadar onarabilirsiniz? Bu gelgitlerin arsında vicdanlarınız ne kadar rahat olabilir? Yoksa tünelin ucu mu göründü?

Barış ve esenlik dileklerimle…