Başlık sorun oldu bana. İlkin “merak” sözcüğünü seçtim. Sonra, “neden, niçin, nasıl, ne zaman” diye sormayan halkımın “merak” etmediğini anımsadım. Öyle ya, inandığı dinin ritüellerinden, günde beş defa kıldığı namazın, merak edip öğrenmediği “on suresinin anlamı” dururken tarihi mi merak edip araştıracak ve öğrenecekti? Oysa öğrenmek merakla başlar…

Neden “140 Yıllık Yalan” dedim? / II. Abdülhamit severler “tapınma terekesinde”, “zamanında bir karış toprak kaybedilmedi” masalına “din gibi” inanırlar da ondan. / Siyonizm örgütünü kuran Osmanlı mebusu(?) Teodor Herzel “huzur-u şahanelerine” çıkar, Osmanlı’nın tüm borçlarına karşı Filistin’i satın almak ister, buna karşılık Abdülhamit, “Yahudilere satılacak bir karış toprağım yok” demiş. Abdülhamit severler de bu sözü değiştirmişler. Abdülhamit’i daha da yüceltecekler ya, cehaletlerinden ötürü, “Abdülhamit zamanında bir karış toprak kaybedilmedi” yalanına, masalına dönüştürmüş, kendilerini de inandırmışlar… Ve bu yalan o kadar tuttu ki, o gün bugündür sürüyor.

93 Harbi (1293) ya da 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi, o zamana kadar Osmanlı’nın tarihinde yaşadığı en büyük felakettir. Osmanlı’nın belinin kırıldığı ve bir daha doğrultamadığı savaştır. Bu felaketi Osmanlı’ya yaşatan da “Ulu Hakan Abdülhamit Han hazretleri” dedikleri insandır. Bakalım “bir karış” sayılmayan hangi toprakları düşmana vermiş:

Tarafların 3 Mart 1878’de imzaladığı Ayastefanos Antlaşması ile “Doğu’da Erzurum sınırına kadar Osmanlı toprakları Rusya’ya terk edildi, Artvin, Kars, Ardahan, Doğubeyazıt sancakları ile Batum Rusya’ya bırakıldı. Romanya Pirensliği bağımsızlığını kazandı, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ topraklarını genişletti. Selanik’e kadar inen büyük bir Bulgaristan kuruldu.”

Berlin Konferansında “Doğu Beyazıt” Türkiye’ye verilecek, Bulgaristan’ın Ege’ye inmesi, büyük devletlerce Rusya’nın Akdeniz’e inmesi olarak kabul edildiği için, Bulgaristan’ın “Selanik ayağı” kesilecek, Büyük Bulgaristan küçültülecektir.

Rusya’yı Akdeniz’de görmek istemeyen İngiltere “Süveyş’in ve Doğu Akdeniz’in kontrolünü elinde tutmak” için “yardım” adı altında Osmanlı’dan Kıbrıs’ı ister. Abdülhamit kızar, öfkelenir, karşı çıkar, ama para etmez. İngiliz donanması Çanakkale’yi geçer ve Marmara’ya demirler. İngiliz Büyükelçisi Hanry Layard “Osmanlı Hükümeti Kıbrıs’ı vermezse İngiltere Ayastefanos Antlaşması’nın değiştirilmesi için çalışmayacağı gibi İngiliz donanması da zor kullanarak Kıbrıs’ı alır” ültimatomuyla politikalarını açıklar.

Milletini, vatanını çok seven(!) Ulu Hakan Abdülhamit Han Hazretleri(!) “hukuk-i şahaneme halel gelmeyecek” istek ve temennileriyle “Kıbrıs yönetimini(?) İngiltere’ye bırakır(!).

Her nedense bu yüce millet kazananları, kişilik ve karakter sahibi olanları değil, kendisine ihanet edenleri, çalanları, topraklarını peşkeş çekenleri, salya sümük ağlayanları ve bir milyon altı yüz seksen beş bin(1685000) km kare toprak kaybedenleri, “neden bu topraklarla Tunus’u, Mısır’ı koruyamadın” diye sorgulamıyor; baş tacı ediyor. Ve fakat Kurtuluş Savaşı’nı verenleri, “neden Batı Tırakya’yı, Musul’u ve Kerkük’ü, 12 Ada’yı Misak-ı Millinin dışında bıraktılar” diye sorgulayabiliyor, beslediği kin, nefret duygularıyla düşman kesilebiliyor, ama sorduğu sorunun yanıtına da aramıyor. Ama Abdülhamid’i kurtarmak için 140 yıldır yalan konuşmaktan, yazmaktan da bir türlü utanç duymuyor.

Her işte olduğu gibi, yaşadığı, karşılaştığı hiçbir olayı, olguyu “nedenleri, nasılları, niçinleriyle” merak edip, öğrenmeyen; yalanlarla hemhal olan milletim gerçeklerle yüzleşmek istemiyor.

Barış ve esenlik dileklerimle, sevgiyle kalın…