“ll. Abdülhamit zamanında Osmanlı bir karış toprak kaybetmemiştir” yargısı ne kadar yalan ve yanlışsa, “İtalyanlar, 12 Ada’yı 1947’de İnönü’ye verdiler, İnönü de almadı” yargısı o kadar yalan ve yanlıştır. İnönü’ye vuracaksanız, suçlayıp eleştirecekseniz başka yanlışlarını bulun. Bu yalanlar İnönü’yü küçültmez, yüceltir. Gerçeklerden korkmayın ve tarihle yüzleşin; iftiraları “tarih” diye birilerine yutturmaya çalışmayın. Kindar nesli, yalanlarla, yanlışlarla değil, bari doğrularla yetiştirin. Doğrularla yetişenler “kindar” değil, “haksever” olur, gerçeği savunur.

Her sorumlu, her siyaset ve devlet adamı(!) toplumuna, zamana, tarihe, tüm insanlığa karşı sorumludur. Hem kendi tarihini, hem de insanlık tarihini çok iyi bilmek zorundadır. Ve iftira, tarih değildir.

Mısır ve Sudan (üç milyon km. kare), Balkanlar, Kafkasya, Girit, Kıbrıs… II. Abdülhamit’in kaybettiği toprakların miktarı yaklaşık 4.5 milyon km. karedir. Bu toprakların çığlıkları tarihin tozlu sayfalarından o kadar yüksek perdeden çıkıyor ki, aldatmayla, kandırmayla, yalanla, yanlışla gizlenmesi, saklanması, örtülmesi mümkün değildir. Bunca toprağı kaybetmek, karalama, iftira, suçlama değil, “tarihi bir vakıadır”, olmuştur, bitmiştir. Yüzleşirsek tarihin seyri değişmeyecek… Ama kafamızın karışıklığı gidecek, bilgi sahibi olacağız ve doğrularla kendimizi daha “güçlü göreceğiz”, üzerinde yaşadığımız topraklara, değerini bilerek daha sağlam tutunacağız, “kendine inanan, güvenen, kişilikli” bir toplum olacağız.

12 Ada yalanı nasıl ağızlarda, hele kimi kalemlerin ucunda sakız yapılıp çiğneniyor ve yineleniyorsa, 1926 Ankara Antlaşması da aynı odaklarca dillendiriliyor, “Irak’a müdahaleyi ” bir “şehir efsanesi” biçimine sokarak halk gaza getiriliyor, siyasete yeni malzeme hazırlanıyor, yalandan tarih yazılmaya çalışılıyor. Bunların bilimsellikle hiçbir ilgisi yok.

Okumayan, araştırmayan, bilmedikleri, öğrenmedikleri için beyinlerine güvenmeyen o kadar çok “okumuş, diplomalı insan” var ki… Tarafı olduğu siyasi partinin lideri hangi yalanı, yanlışı diline doluyorsa, sormadan, sorgulamadan, “acaba doğru mu” kuşkusuna düşmeden yalanı, yanlışı, içinden gelen yönelişlerle “doğru” kabul ederek siyasetin propagandasını yapıyor, ayırtına varmadan birilerinin havuzuna su taşıyor, bilimi “yok” sayıyor; ama bilgi, olay yok olmuyor, antlaşma değişmiyor.

“Türkiye’nin Irak’a müdahale etme hakkı var” deniyor. Böyle bir “müdahale“ maddesi olmadığı gibi bu anlamı ima edecek bir sözcük de yok antlaşmada. Üstelik antlaşma Irak’la değil İngiltere ile yapılmıştır. Muhatap Irak değil, İngiltere’dir.

Siyasete kulak veren ve dinleyenler, “kasıtlı, uydurma, siyasi amaçlı” bilgileri(!) sorgulamadan kabul edenler, tarihi kaynaklara, ansiklopedilere, zahmet buyurup bilgisayara girseler orada doğru ve yalan olan her şeyi öğreneceklerdir. Göreceklerdir ki, Müttefikler, II. Dünya Savaşı’nda yenilen (Almanların), İtalyanların elinden 12 Ada’yı savaş tazminatı olarak aldılar, Yunanistan’a verdiler. Yenilen İtalyanların adaları değil birine vermek, 12 Ada üzerinde söz söyleme hakkı bile kalmadı. Türkiye’ye, savaşa girmediği için, “12 Ada’yı vermeyi” teklif etmek şöyle dursun, Türkiye’ye vermeyi düşünen bile hiç olmadı. Dedikodular tarih değildir.

1912’de Uşi Antlaşmasıyla İtalyanların aldığı 12 Ada hesapta Balkan Savaşı sonunda Osmanlı’ya geri verilecekti. Değil Balkan Savaşı, II. Dünya Savaşı sonuna kadar İtalyanlarda kalan 12 Ada, galip Müttefikler (Amerika, İngiltere, Fıransa) tarafından alınıp 1947’de Yunanistan’a verildi. Tarih bu, gerçek bu, kabul edilir, edilmez, o ayrı bir şey, yani siyaset. (Haftaya Ankara Antlaşması)

Barış ve esenlik dileklerimle sevgiyle kalın…