Yazar için bizde konu sıkıntısı olmaz. Gözlem yeteneği olan herkes için onlarca konu vardır. Roman yazmak düşsel bir yolculuğa çıkmaktır. Bu yolculuk etaplarında yazarın betimlemeleri, kişileri ve hele roman kahramanı sizi alıp kitabın içine çeker. Oradan çıkartmaz. Hep bir sonraki sayfada olacakları düşler, merak eder, sabırsızlanırsınız.
Maden Dulları “Ah Zonguldak Zonguldak” romanını okuduğumda içimde kocaman bir yanardağın lavları püskürdü. Anlatılan roman değildi. Anlatılan, kapı komşumuz, amcam, dayım, halam, teyzem, Tonya, Düzköy, Çaykara. Anlatılan bir genç kızın gelinlik düşlerinin yıkılması, genç bir gelinin dul kalması, bir annenin, bir babanın evlatsız kalması. Bir çocuğun yetim kalması.

Burada anlatacaklarım, roman eleştirisi değil. Bunu yapamam. Haddime de değil. Hasan Kolyoncu’nun bu okuduğum ikinci romanı. İlk roman, Önce Annelerini Vur’da da aynı acıyı yaşadım. Zonguldak Karadeniz insanı için kazanç kapısı olduğu kadar ülke için de kazanç kapısıdır. Yokluk içinde kıvranan insanların “bari gelecek nesiller kurtulsun” diyerek kendilerini feda ettikleri dramın adıdır Zonguldak. Yüzlerce metre yerin altında, ilkel koşullarda, tozun, çamurun içinde, kendin için, ailen için, ülken için mücadele eden insanların dramatik öyküsü anlatılıyor.

Maden Dulları dili bize yabancı değil. Maden Dulları konusu bize yabancı değil. Maden Dulları bizi bize anlatıyor. Bu anlatımı yaparken, roman kurgusundan, çevre betimlemelerine, kişilik analizlerine her şey yerli yerine oturtulmuş.
“Yaşamı kömür kokanların” olduğu kadar, yaşamlarını karartan kömürün de ülke için ne demek olduğunu anlıyorsunuz. Bulut Bey’e “insanca çalışma” koşulları için verdiği mücadele için minnet duyarsınız da, hayatı kömür olan, biraz daha fazla mesai için tozun, toprağın ciğerlerini delmesine aldırış etmeyen, kömürsüz yaşayamayan Hamza Usta neyi ifade ediyor. 
Sarı kamyona atlayıp bir bilinmeze sürüklenen Ahmet ve aynı kaderi daha önce yaşamış olan Selim ile Durmuş. Ahmetlerin sevmelerinin ne kadar zor olduğunu, sevgi için aşk için ne kadar bedel ödediklerini, hayatlarını nasıl heba ettiklerini okuyorsunuz. Fesat Alilerin varlığı hâlâ devam ediyor.
Tarı ile umuda açılan yolculuk, Cumhuriyet ile sonlanıyor. Tonya’da, Düzköy’de başka yerlerde boğuk boğuk öksüren, rengi morarmış ne kadar insan varsa hepsi “maden hastası”, o illet Zonguldak Madeninin bitip tükenmeyen acılarının yansımasıdır.
Madende madenci kendi mezarını kazarken, geride bıraktığı sevgilisi, eşi, annesi onun kazdığı mezara ağıt yakıyor. 
“Durmam sende Zonguldak
Çoktur sisin dumanın
Yedin Karadeniz’i 
Yoktur dinin imanın”
Türküsünü söyler madenci. Durmayıp da ne yapacak ki, elde yok, avuçta yok. 
Maden Dulları bu ülke romancılığına bir ders niteliğindedir. 
Sanatçı için söylenen “çağının tanığı” sözü bu roman ile gözler önüne seriliyor. Bir dönemi anlatıyor. Maden Dulları bir solukta okunan bir başyapıt niteliğinde. 
Bu romanı okurken aklım hep Çernobil kazasında kaldı. Svetlana Aleksiyeviç’in Çernobil Duası / Geleceğin Tarihi adlı romanında geçen şu tümceler insanın içini acıtıyor.
“Neden bahsedeceğimi bilmiyorum; ölümden mi yoksa sevgiden mi? Yoksa bu ikisi de aynı şeyler mi… Hangisinden bahsetmeli?
Biz evleneli çok olmamıştı. Markete alış veriş yapmaya gidiyorsak bile hâlâ el ele tutuşup yürüyorduk sokaklarda. Birlikteydik hep, ayrılmazdık. “Seni seviyorum,” derdim ona, ama bunu söylerken bile onu ne kadar çok sevdiğimi bilmiyormuşum meğer. Tahmin bile edemezmişim. O gece yarısı bir gürültü duydum. Bir takım bağrışmalar. Nükleer santralda patlama olmuş.”

“Madenciler, ölenlerin bedenleri karşısında heykel gibiydi. Ocağa yeni gelenlerin yüzü de vardiyadan çıkanlar gibi kararmıştı. Gözyaşları yüreklerindeydi hepsinin. Bıçak açmıyordu kimseni ağzını. Öfkenin, üzüntünün, dışavurumuydu yüzlerindeki ifade.”

Biz maden ile Ukrayna Çernobil ile.